SON DAKİKA

Sivas Medya – Sivas'ın Sosyal İçerik Platformu
https://www.matbuu.com/?af=14999733

İhsan Oktay Anar – Suskunlar

İhsan Oktay Anar – Suskunlar
Bu haber 28 Mayıs 2017 - 15:06 'de eklendi ve 248 okunma kez görüntülendi.

Bazı vakit insan, “yapması gerekeni” kestiremez. Herkesin doğru dediği, sana eğridir işte. İhsan Oktay Anar, “Cenneti görmemiz için gözlerimizi açmamız değil, belki de kapamamız gerekir.” derken bir şeyler anlatmak ister.


Ahâlinin söyledikleri ve aktardıklarına bakılırsa, hâşâ, “Ben peygamberim!” diyen Zâhir’in Kostantiniye’de zuhûr ettiği sıralarda, yani Ramazan’dan birkaç gün önce, Nevâ’nın annesinin verdiği saz semâîsi üzerinde hâlâ çalışan, ama ne bir eksiklik ne de bir kusur bulamayan Dâvut’a, tâ dergâhtan Sofuayyaş’a kadar gelen temiz yüzlü bir delikanlı Şeyh İbrahim Dede Hazretleri’nin bir dâvetini tebliğ etti. Buna göre Şeyh Efendi, dergâhtaki hücresinde  bidin Ağa’nın, bilinmeyen bir mâhûr saz semâîsini meraklılarıyla meşk eyleyecekti. Dâvut bu bağdarın ismini ilk kez işitiyordu. Merakı kabardı. Ama onu meraklandıran bir diğer şey, dergâhtaki bazı kişilerin şeyh hakkında çıkardıkları bir şâyianın aslı astarı olup olmadığıydı. Rivâyet o ki, İbrahim Dede her gece hücresinde, işlediği bütün günâhlara ek olarak, kendisine “bir”, evet sadece ve sadece bir günâh işleme hakkı ve kuvvetini vermesi için Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakarmaktaydı. Hattâ, niyâz ederken ara sıra aşka geldiği için o kadar bağırıyordu ki, dergâhtakilerin onun sesini işitebilmek için kulaklarını kapısına dayamalarına bile gerek kalmıyordu.
Dâvut bu dâvete tam zamanında icabet etti. Semâhânenin sağındaki hücrelerinin bulunduğu kagir binanın önünde bekleyen dervişler, İbrahim Dede’nin hücresine gidip gitmemekte kararsız görünüyorlardı. Bu insanlar, şeyhlerinin bu garip dâvetinden endişeye kapılmış gibiydiler. Ama yine de, İbrahim Dede’nin hücresinde, daha çok muhiblerden oluşan bir izdihâm vardı. Bu hücre heveskârlar, bu saza körkütük âşık ney müptelâları, başları dumanlı musiki âşıkları, Şeyh Hazretleri’nin muhibleri ve hattâ ayaktakımından birkaç kişiyle tıklım tıklım dolmuştu ki, bu da Mevlevîler arasında pek hoş karşılanacak bir şey değildi. Üstelik, İbrahim Dede neyini yalnız başına, yani diğer mutribler olmadan üfleyecekti. Yüzünde, sezdiği bir tehlike yüzünden, kendisi ya da başkası için endişelenen birinin ifâdesi vardı. Hücrenin kapısından İbrahim Dedeye bakan Dâvut, onu son gördüğü zaman da bu durumu sezmiş, ama adını koymamıştı. Gerçekten de şeyhin endişeli hâli epeyce âşikârdı. Bu bir yana, neyini aldığında öpmemesi yahut en azından öper gibi yapmaması, üstelik besmele çekmeksizin üflemeye başlaması herkesi şaşırtmıştı. Derken İbrahim Dede,  bidin Ağa’nın mâhûr saz semâîsini neyiyle üflemeye başladı. Daha birinci hanede, bunun yüksek ve parlak bir musikî olduğu anlaşılmıştı. Muhibleri onun nerede hata yapacağını bekliyorlardı. Ne var ki, yürük semaî usûlüyle ölçülen son hâneyi ve teslimi de çalınca, muhibleri birbirlerine baktılar. Hücredeki ve kapı önündeki hiçbir kimse, daha önce bu kadar muhteşem bir musikî dinlememişlerdi. Kalabalıktakiler, “Yaşa! Nûr ol! Var ol!” diye nida ettiler. Ne gariptir ki, saz semâîsi hitâma erinceye kadar, “Kusur benim imzâmdır!” diyen Şeyh Efendi bir tek hata bile yapmamış, bir tanecik olsun çürük ses üflememişti. Kalabalıktakilerin tezahüratına rağmen, dedenin muhibleri başlarını önlerine eğmiş, çıt çıkarmıyorlardı. Az sonra dedelerden biri, “Erenler!” dedi. “Ney-i şerifinizle bu güne kadar üflediğiniz her şey, kusurlu olduğu için kusursuzdu. Ama şimdi üflediğiniz, kusursuz olduğu için kusurlu!”


Bu pasaj, İletişim Yayınları’nın İhsan Oktay Anar – Suskunlar kitabından alıntıdır.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
SON DAKİKA